Babalar ve Kızları: Baba Kızın Geç Kalmış Kucaklaşması

Babalar ve Kızları: Baba Kızın Geç Kalmış Kucaklaşması

Konu babalar ve kızları olduğunda, anlatılmayı bekleyen hikâyeler her zaman biraz daha derin, biraz daha dokunaklıdır. Derler ki, “Babalar kızlarına ellerini uzatırsa kızları onları cehenneme kadar takip eder.” Bir babanın uzattığı el, bazen bir çocuğun bütün dünyasını değiştirecek kadar güçlüdür; çünkü kız çocukları için babanın sevgisi, yakınlığı ve onayı, hayat boyu taşınan duygusal izler bırakabilir. Bu yazıda, baba-kız ilişkilerinin görünmeyen yanlarına, sevgi ve onay ihtiyacına tanıklık ettiğim bir hikâyeyi, baba ve kızın paylaşım için verdikleri izin doğrultusunda, mahremiyetlerini koruyarak ve ayrıntılara girmeden anlatıyorum.

“Babalar ve Kızları” filminin sonunu yeni getirmiştim kapı çaldığında. Saatleri geri sarıp hayatın bazı sahnelerini atlayarak devam etmek istediğim saçma sapan birkaç günün ardından, zihnimi kendi hikâyemin kuyusundan çıkarıp başka bir hikâyenin içine bırakmak ne iyi gelmişti. Bazen insan kendi hikâyesinin içinde o kadar uzun süre kalır ki başka hayatların kapısını aralamak, başkasının dünyasına kısa bir yolculuk yapmak, kendi zihninin daralan koridorlarından çıkıp biraz olsun nefes almak ister. Kendi acımızdan uzaklaşmak değil belki de bu; bir süreliğine ona başka bir yerden bakabilmek, hayatın yalnızca bizim başımıza gelenlerden ibaret olmadığını hatırlamak. “Sessizlik de sorun çözer, sorundan biraz uzaklaşıp başka hayatlara nüfuz etmek de,” diye düşünürken isteksizce kapıyı açtım.

Oturduğum sitenin akşam nöbetini tutan güvenlik görevlilerinden biriydi gelen. Elimde olsa meraklı bakışlarına bile ipotek koymak isteyebileceğim türden; kapının ardında gözünün iliştiği her köşeyi, her eşyayı, her ayrıntıyı şöyle bir süzen adamlardan. Klasik birkaç giriş cümlesinin ardından asıl konuya geldi.

“Bahar Hanım, bir yakınım var. On dört yaşındaki kızıyla çok problemler yaşıyorlar. Klasik baba-kız sorunları, bilirsiniz. Müsaitseniz size birkaç şey danışmak istiyor.”

“Burada mı? Yakında mı oturuyor?”

“Yok, hayır. Beni almaya geldi. Burada oturmuyor ama kızı da yanında. Sabah erken memlekete gidiyoruz. Ben izne çıkıyorum bugün, iki hafta yokum.”

“Tamam, güle güle git. İyi tatiller sana.”

“Sizinle görüşmek için beni almaya erken geldiler biraz.”

“Beni görebileceklerini nereden biliyorlardı? Keşke aramadan gelmeseydin. Neyse, şanslı günündesin; müsaittim ve açtım kapıyı. Sen benim evde olduğuma aldırma. Müsait değilsem açmam kapıyı.”

“Tamam, Bahar Hanım. Ben çağırayım mı enişteyi?”

“Bekliyorum, hemen. Bakalım neymiş hikâyeleri?”

Misafirliğini bir sır gibi saklamak istercesine girdi içeri baba. Kızının otoparkta, güvenlik kulübesinin yakınında beklediğini, önce benimle yalnız görüşmek istediğini söyledi. Yüzünde ansızın beliren gülümseme, aynı hızla kapanırken konuşmaya başladı. Sanki anlatacaklarını bir an önce söyleyip bitirmek, fakat bir yandan da sözcüklerin ardında saklı kalanları ele vermemek ister gibiydi.

“Sıkıntılar Allah’ın kırlangıç kuşlarıdır derler, anlatmayı da pek beceremem….”

Kızıyla yaşadığı sıkıntılardan bahsetmeye başladı; özenle kurulmuş, alçak sesli, kısa cümlelerle… Anlatmakla anlatmamak arasında gidip gelen, sözcüklerini tartarak seçen, her cümlesinde biraz daha açılıp biraz daha içine kapanan bir hâli vardı. Kısa ve öz anlatmak istiyordu belki. Belki de kendisi anlatırken benim hemen anlamamı bekliyordu. İnsan bazen derdini uzun uzun anlatmaktan değil, anlaşılabilmek için bu kadar çok şey anlatmak zorunda kalmaktan yorulur. Dokunsan anlatmaya başlayacak ve hiç susmayacak olanlara inat, o, sözcüklerini mümkün olduğunca azaltarak derdini anlatmaya çalışıyordu.

Biraz dinledikten sonra aralarındaki ilişki dinamiklerini, birbirlerini nasıl etkilediklerini, nasıl bir iletişim kurduklarını görebilmek istedim. Çünkü bazen anlatılanlar, ilişkinin yalnızca görünen yüzüdür; asıl hikâye, iki insan yan yana geldiğinde ortaya çıkan sessizlikte, birbirlerine bakışlarında, bedenlerinin aldığı mesafede saklıdır.

Kızının gelmek isteyip istemeyeceğini sordum.

On dakika geçti geçmedi. Kıpkırmızı giysisiyle içeri giren kızın gözlerimi üzerinden alamadım. Kırmızısı, sanki içinde taşıdığı bütün söylenmemiş sözlerin, birikmiş duyguların ve görülmeyi bekleyen yaraların dışarıya taşmış hâliydi. Yanında, yıllardır aynı kaldırımlarda, aynı havayı soluyarak, aynı kokulara bulanarak yürümüş ama birbirlerine bir türlü yaklaşamamış gibi duran babası vardı.

Baba ve kız yan yana oturdular.

Yan yana olmakla birbirine yakın olmak arasındaki mesafe, bazen bir odanın bütün genişliğini kaplar. Onların arasında da böyle bir mesafe vardı. Fiziksel olarak birbirlerine bu kadar yakın, duygusal olaraksa sanki birbirlerinden çok uzaktaydılar. Tanışma faslı, anlatılan sorunlar, söylenenler ve söylenemeyenler… Hepsi bir anda zihnimden geçti.

“Şimdi ne sorsam?” diye düşündüm bir an.

Sonra hiçbir şey sormadım.

Ne yapacağımı bilmenin, odadaki süreci yönetebilecek olmanın verdiği meslekî güvenle onların sessizliğine teslim oldum. Bazen terapistin yapabileceği en anlamlı şey, doğru soruyu bulmak için acele etmemek, sözcüklerle doldurulmaya çalışılan boşluklara müdahale etmemektir. Çünkü bazı duyguların konuşabilmesi için önce odada kendilerine yer açılması gerekir.

Terapide sessizlikte kalmak

Kendi duygularından korkmadan ama o duyguların içinde kaybolmadan, karşısındaki insanın duygusuna eşlik edebilmek kolay değildir. Hele ki henüz güvenin, ilişkinin ve anlaşılmanın ilk adımlarının atıldığı bir terapi ortamında… Bir başkasının acısına yaklaşmak ama onun yerine konuşmamak, sessizliğini hemen gidermeye çalışmamak, anlatamadığı şeyi onun adına tamamlamamak incelik ister.

Fakat o anda öyle bir şey oldu ki…

Sanki kırmızılı kız, yıllardır içinde prova ettiği bir konuşmanın sırası nihayet gelmişçesine, sözcüklerini birer birer sıralamaya başladı. Bir çocuğun, babasının karşısında kendini ilk kez bu kadar açık, bu kadar savunmasız ve bu kadar cesur ifade edişine tanıklık ediyordum.

“Baba, bana bir kez sarıl. Bir kez sevdiğini söyle. Bir kez yanımda olduğunu, bana da hak verdiğini hissettir. Beni duy, gör, duygularımı sor, yaralarıma merhem ol.”

Bu cümlelerin içinde ne bir suçlama vardı yalnızca ne de bir isyan. Bir çocuğun babasına uzattığı, yıllardır havada kalmış bir el vardı. Belki de bütün istediği, babasının gözlerinde kendisine ait bir yer olduğunu görmek; hata yaptığında da, öfkelendiğinde de, sustuğunda da sevgisinin eksilmeyeceğine inanabilmekti.

Baba şaşırdı. Beden dili, bunları ilk kez duyduğunu söylüyordu. Sessizce bakakaldı. Sanki karşısında yıllardır tanıdığını düşündüğü kızı değil, ilk kez gerçekten görebildiği bir çocuğu vardı. Zamanın seli üzerinden geçiyordu sanki; yabancısı olduğu duygularla yüzleşirken geçmişin biriktirdiği ne varsa önüne dökülüyordu.

Öylece bekledik bir süre.

Çünkü bazen bir insanın duyduğunu anlaması için zamana, anladığını hissetmesi içinse sessizliğe ihtiyacı vardır. O anı aceleyle açıklamak, duyguları sorularla bölmek ya da söylenenleri hemen bir sonuca bağlamak istemedim. Bazı anların kendi ritmi vardır. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmuyor gibi görünürken insanın içinde yıllardır kapalı duran bir kapı aralanabilir.

“Duyduklarınız size ne hissettirdi?” diye sordum sonunda.

Taş gibi duran babanın karşısında ateş gibi yanan kızın sözleri, sanki ilk kez babasının içine kadar ulaşmıştı. Babanın güneş yanığı yüzü gözyaşlarıyla ıslanmaya başladı. Kız ağladı, baba ağladı…

Sonra babası kızına sarıldı.

Dakikalarca öyle kaldılar.

Kimse konuşmadı.

O sarılışta, sözcüklerin yıllardır başaramadığı bir şey gerçekleşiyordu. Baba, kızının anlattıklarına yalnızca kulak vermiyor; ona bedeniyle, dokunuşuyla, varlığıyla cevap veriyordu. Kız da belki ilk kez, dile getirdiği ihtiyacın karşısında bir duvar değil, kendisine doğru açılan iki kol buluyordu.

Bir süre sonra teşekkür ederek gittiler.

Ne kadar zamandır beklediklerini, o sarılışın içlerinde hangi yaraya değdiğini, kapıdan çıkarken hayatlarında neyin değiştiğini bilemem. Ama o odada, birkaç dakikalığına da olsa, birbirlerine ulaşabildiklerine tanık oldum.

Sessizlik çözdü sorunlarını; bir dokunuş, bir sarılış ve birlikte akıttıkları gözyaşı… Babanın dokunuşu kızına merhem oldu.

Belki de o gün çözülen, bütün sorunları değildi. Bir baba-kız ilişkisinin yıllar içinde biriktirdiği kırgınlıkların tek bir sarılışla ortadan kalkacağını düşünmek, hayatın karmaşıklığını küçümsemek olurdu. Fakat bazen iyileşme, her şeyi çözmekle değil, ilk kez gerçekten birbirine ulaşmakla başlar. Bir çocuğun ihtiyacının duyulması, bir babanın kendi duygularıyla karşılaşması, ikisinin de gözyaşlarını saklamak zorunda kalmadan aynı yerde durabilmesi… Bunlar küçümsenecek şeyler değildir.

Arkalarından bakarken sevgili Yankı Yazgan Hoca’nın şu sözleri geldi aklıma:

“Bize en çok direnen, bizimle en çok mücadele eden, isyankâr ya da hayırsız çocuklar bile bir tür babadan onay beklentisi içinde olurlar. Alamadıkları bir sevgiyi, babanın onayını almak için onca yıl isyan ederler. Biz de o çocukları isyankâr diye damgalarız.”

Belki de çocukların bazı davranışlarının ardında, yetişkinlerin görmekte zorlandığı bir çağrı vardır. Öfkenin ardında duyulma, itirazın ardında anlaşılma, uzaklaşmanın ardında yeniden yakınlaşabilme arzusu… Elbette her davranışın tek bir açıklaması yoktur. Ama bazen bir çocuğun bize ne anlatmaya çalıştığını merak etmek, onu hemen tanımlamaktan ve yargılamaktan çok daha iyileştiricidir.

Çünkü her çocuk, ne kadar büyümüş, ne kadar öfkelenmiş, ne kadar uzaklaşmış olursa olsun, kendisini olduğu hâliyle görebilen bir yetişkinin varlığına ihtiyaç duyabilir. Her zaman haklı bulunmaya değil belki ama anlaşılmaya; her istediğinin yapılmasına değil ama duygularının önemsenmesine; her hatasının görmezden gelinmesine değil ama hata yaptığında da sevilebilir olduğunu hissetmeye…

Ve bazen bir babanın, kızının karşısında durup onu gerçekten dinlemesi; savunmaya geçmeden, kendini haklı çıkarmaya çalışmadan, yalnızca onun acısına eşlik edebilmesi, uzun uzun kurulmuş cümlelerden daha fazlasını anlatır.

O gün kapımı çalan hikâye, kendi hikâyemin kuyusundan çıkmama vesile oldu. Fakat bana bir kez daha şunu düşündürdü: Bazen başkasının hikâyesine yalnızca eşlik ettiğimizi sanırız; oysa o hikâye, insan olmanın ortak ve sessiz tarafına bizi yeniden yaklaştırır.

Ve bazen sessizlik de sorun çözer. Bir sarılış, yıllardır söylenemeyenleri dile getirir. Bir çift gözyaşı, iki insan arasında yeniden kurulabilecek bir yolun ilk izini bırakır.

Belki de bazı kapılar, yalnızca içeri birini almak için değil; birbirimize ulaşamadığımız yerlerden yeniden başlayabilmek için çalınır.

Bahar Erden

Klinik Psikolog ( Yetişkin-Çift-Aile -Çocuk ve Ergen Sorunları )

📍 Yüz yüze görüşmeler
💻 Online terapi seçeneği
📅 Randevu ve detaylı bilgi için iletişime geçebilirsiniz.