Kuantum Bilinç ve Tanıklık: “Ben Kimim?”
Gözlemci Olan Ben
İnsan çoğu zaman zihnini, bedenini ve duygularını “ben” zannederek yaşar. Düşünceler geçtiğinde “ben böyle düşünüyorum”, beden yorulduğunda “ben yoruldum”, bir duygu ortaya çıktığında “ben üzgünüm” der. Oysa biraz durup baktığımızda çok temel bir farkındalık ortaya çıkar: Düşünceler gözlemlenebilir, duygular fark edilebilir, beden izlenebilir.
Peki bütün bunları fark eden, izleyen, tanık olan kimdir?
Bir rüya gördüğümüzde, rüyanın içindeyizdir ve onu bütünüyle gerçek sanırız. Rüyadayken sorgulamayız; yaşarız. Uyanınca ise bunun bir rüya olduğunu anlarız. İlginç olan şudur: Hem rüyayı gören hem de uyanıklık hâlini fark eden bir bilinç vardır. Demek ki biz, rüyadan da uyanıklıktan da daha geniş bir varoluş alanıyız.
Tasavvufta bu hâle işaret eden çok temel bir anlayış vardır: Görünen şey sen değilsin; gören sensin. Yunus Emre’nin “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” sözü tam da bunu anlatır. Görünen Yunus’tur; gören ise başka bir hakikattir.
Nasıl ki bir araba direksiyonundan, motorundan ve kaportasından ibaret değilse; insan da yalnızca beden, zihin ve duygulardan ibaret değildir. Bunların her biri bir araçtır. Asıl mesele, bu araçları kullanan ve onlara tanıklık eden özdür. Tasavvufta buna bazen “can”, bazen “öz”, bazen de “hakikat” denir. İsimler değişir ama işaret edilen yer aynıdır.
Bu öz, düşünceden önce de vardır, düşünce geçtikten sonra da. Duygular değişir, beden değişir, roller değişir; fakat tanık olan bilinç değişmez. İşte insanın kendine sorması gereken soru da burada başlar:
Ben gördüklerim miyim, yoksa gören miyim?
Zihinle Özdeşleştiğimizde Başlayan Zorluk
Günlük hayatta sıkça “sinirliyim”, “hastayım”, “üzgünüm” deriz. Bu ifadeler masum gibi görünse de çok derin bir özdeşleşmeyi barındırır. Aslında bu cümleleri kurarken bedenin ya da zihnin geçici bir hâlini sahiplenir, onu kendimiz zannederiz.
Oysa farkındalık biraz arttığında dil de değişir. Daha doğru ve hakikate yakın ifade şudur:
Bedenim hasta, zihnim kaygılı, duygularım üzgün.
Bu küçük gibi görünen ayrım, insanın iç dünyasında büyük bir kapı açar. Çünkü bedenin hâlleri değişir, zihnin düşünceleri gelir geçer, duygular yükselir ve söner. Değişen bir şeyin “ben” olması mümkün değildir. Değişen, gözlemlenendir.
Tasavvufta insanın acısının temel sebebi, fani olanla kendini bir tutması olarak anlatılır. Geçici olana tutunan, onunla özdeşleşen kişi kaçınılmaz olarak ıstırap çeker. Çünkü geçici olan her şey bozulur, kaybolur, dönüşür. Oysa insanın hakikati, değişmeyen taraftadır.
Zihinle ve bedenle özdeşleştiğimizde acı başlar; çünkü dalgayı deniz zannederiz. Dalga yükselir, düşer, parçalanır. Deniz ise oradadır; dalga olsun ya da olmasın. İşte tanık olan bilinç, dalgaların ardındaki deniz gibidir.
Düşünce geldiğinde onu fark eden, duygu ortaya çıktığında ona tanıklık eden, beden ağrıdığında bunu bilen bir şey vardır. Bu tanıklık değişmez. Beden yaşlanır, zihin şekil değiştirir, duygular dönüşür; fakat tanık olan bilinç bütün bu hâllerin öncesinde de sonrasında da vardır.
Acının hafiflemesi, dış şartların değişmesiyle değil; yanlış özdeşleşmenin fark edilmesiyle başlar. İnsan kendini, gelip geçen hâllerin değil, onlara tanıklık eden bilincin yerinden tanımaya başladığında yük hafifler, nefes genişler.
Her Şey Enerjidir
Düşünceler, duygular, hisler ve maddeler…
Günlük hayatta birbirinden ayrıymış gibi algıladığımız tüm bu alanlar, özünde aynı kaynaktan doğar: enerjiden.
Bunu basit bir örnekle düşünebiliriz. Bir altın madeninden yüzük, bilezik ya da kolye yapılabilir. Formlar farklıdır; isimler değişir. Ancak hepsinin özü aynıdır: altın. Aynı şekilde öfke, sevinç, korku, beden ve madde dediğimiz her şey de enerjinin farklı yoğunluk ve formlarından ibarettir.
Modern bilim bu noktada ilginç bir yere işaret eder. Maddenin en küçük yapı taşı atomdur. Atomun ise çok büyük bir kısmı boşluktur. Parçacıklar birbirine temas etmez; aralarında mesafeler vardır. Yani “katı” diye bildiğimiz madde, gerçekte büyük ölçüde boşluktan oluşur.
Biz maddeyi sert, sabit ve değişmez olarak algılarız çünkü duyularımız bu gerçekliği algılayacak hızda çalışmaz. Duyularımız yavaştır; atom altı parçacıklar ise son derece hızlıdır. Tıpkı hızlı dönen bir vantilatörün kanatlarını tek parça gibi görmemiz gibi, gerçekliğin bu yoğun hareketini bütünsel ve katı zannederiz.
Tasavvufta bu hakikat yüzyıllar önce farklı bir dille ifade edilmiştir: “Âlem, suretlerden ibarettir.” Suret değişir; hakikat değişmez. Gördüğümüz formlar, enerjinin ve anlamın geçici tezahürleridir. Kalıcı olan, bu formların ardındaki özdür.
Bu bakış açısıyla öfke de enerjidir, ağrı da, sevinç de. Enerjinin iyi ya da kötü olması söz konusu değildir; enerji yalnızca yönlenir, yoğunlaşır ve form kazanır. Aynı enerjiyle yıkım da mümkündür, şifa da. Farkı yaratan şey, enerjinin nasıl tutulduğu ve nasıl yönlendirildiğidir.
İnsan bu noktada kendi iç dünyasına baktığında önemli bir şeyi fark eder: Duygular gelip geçer, düşünceler değişir, beden hâlden hâle girer. Ama bütün bu enerjisel hareketlerin farkında olan bir bilinç vardır. Bu farkındalık, enerjiyi bastırmak için değil; onu tanımak ve dönüştürmek için bir kapı aralar.
Bilinç, Gerçekliğin Temelidir
Kuantum fiziğinde yapılan bazı deneyler, alışık olduğumuz gerçeklik anlayışını kökten sarsar. Bunlardan en bilineni olan çift yarık deneyi, çok basit ama çarpıcı bir gerçeğe işaret eder: Gözlemci, gözlemlenen sistemi etkiler.
Bir parçacık, gözlemlenmediğinde dalga gibi davranır; her yerdedir, potansiyel hâlindedir. Ancak gözlemlendiği anda bu potansiyel çöker ve belirli bir konum alır; parçacık gibi davranmaya başlar. Yani gözlem, yalnızca bir şeyi fark etmek değil; onun nasıl var olacağını da belirler.
Bu durum, yalnızca fiziksel parçacıklar için geçerli değildir. İnsan deneyiminde de benzer bir ilke işler. Dikkatin yöneldiği şey güçlenir, tanıklık edilen şey biçim kazanır. Bu nedenle birçok kadim öğreti ve modern yaklaşım aynı noktada buluşur:
Her şeyin en temel hammaddesi bilinçtir.
Tasavvufta “Hak, zuhur eder” denir. Yani varlık, bilinçte açığa çıkar. Görülen şeyler, bilincin sahnesinde beliren görüntüler gibidir. Sahne değişmez; sahnedeki oyunlar değişir.
Düşünceler ortaya çıkar ve kaybolur. Duygular gelir ve gider. Beden zamanla değişir, dönüşür. Hayat boyunca her şey defalarca şekil değiştirir. Ancak bütün bu değişimi fark eden bir şey vardır. İşte o fark ediş, bilinçtir.
Bilinç, düşüncenin ürünü değildir; düşünce, bilincin içinde doğar. Duygu bilinçten gelir ve yine bilince döner. Beden bilinçte algılanır. Bu yüzden tasavvufta insanın hakikati, ne bedende ne zihinde aranır; idrak eden yerde aranır.
Gerçekliğin temelinde maddenin değil, bilincin olduğunu fark etmek; insanın hayata bakışını değiştirir. Çünkü o zaman kişi, olup bitenlerin yalnızca mağduru değil, onlara tanıklık eden ve anlam veren bir merkez hâline gelir.
Ben Kimim?
“Ben kimim?” sorusu, yanıt aranan bir soru değildir; farkına varılan bir sorudur. İnsan genellikle kimliğini düşünceleriyle, duygularıyla veya bedeniyle özdeşleştirir. Oysa fark ettiğimizde şunu görürüz: gözlemlediğimiz her şey, biz değildir.
Düşüncelerimizi izleyebiliyorsak, demek ki biz düşünceler değiliz.
Duygularımızı fark edebiliyorsak, biz duygular değiliz.
Bedenimizi gözlemleyebiliyorsak, biz beden değiliz.
Her gözlem, bizden bir adım uzaktadır; her farkındalık, özümüzün değişmeyen, sabit bir merkez olduğunu gösterir. Tasavvufta buna “Hakikati idrak eden benlik” denir; sürekli değişen form ve hâllerin ötesinde duran, her şeyi gözlemleyen bilinç.
Yani “Ben kimim?” sorusunun cevabı, zihnimizde veya duygularımızda saklı değildir. Cevap, onları fark eden yerde, gözlemleyen bilinçtedir. Bu farkındalık, insanı hem özgürleştirir hem de içsel dinginliğe taşır.
Tanıklık Gücü – Olanı Olduğu Gibi Görmek
Tanıklık etmek, bir şeyi bastırmak ya da değiştirmeye çalışmak değildir. Tanıklık, yorum yapmadan, müdahale etmeden, her şeyi olduğu gibi görmektir.
İlginç bir gerçek vardır:
- Tanık olunduğunda, yanlış olan zayıflar.
- Tanık olunduğunda, doğru olan güçlenir.
Öfkeye tanık olursak öfke çözülür; korkuya tanık olursak korku küçülür. Çünkü farkında olan bilinç, duyguların ve düşüncelerin geçici doğasını görür ve onlara boyun eğmez.
Bu nedenle birçok tasavvufi ve ruhani öğreti, “şahitlik” ilkesini temel bir yol olarak benimser. Tanıklık, zihnin ve kalbin dinginleşmesini sağlar; insanı hem özgürleştirir hem de içsel dengeye taşır.
Enerjiyle Çalışmak
Hayatın her yönü enerjiden oluşur: Düşünceler, duygular, bedensel hisler ve hatta maddi varlıklar… Öfke, korku, huzur, sevgi, bolluk, hastalık—hepsi farklı frekansta enerji formlarıdır. Tasavvuf öğretisi de insanın bu enerjileri fark ederek yönlendirebileceğini söyler; çünkü her şey bilinçle gözlemlendiğinde bir anlam kazanır.
Enerjiyle çalışmak, onu bastırmak veya zorlamak değildir. Bilakis:
- Artmasını istediğin enerjiyi aynı yönde yönlendirirsin.
- Küçülmesini istediğin enerjiyi tersine çevirirsin.
Bu, salt zihinsel bir hayal gücü oyunu değildir; beden ve zihin uyum içinde hareket eder, farkındalık pratiğiyle enerji akışı bilinçli hâle gelir. Tanıklık ve farkındalık birleştirildiğinde, kişi sadece enerjiyi gözlemlemez, aynı zamanda onunla uyum içinde hareket etmeyi öğrenir.
Tasavvufta bu, “nefsin enerjisini öz bilinçle uyumlandırmak” olarak da ifade edilir: Geçici duygular ve düşünceler, sabit bilincin rehberliğinde yönlendirilir, böylece içsel denge ve özgürlük sağlanır.
İnanç ve Gerçeklik
İnanç, kendi kendini doğrulayan bir kehanet gibidir; neye inandığımız, algımızı ve deneyimimizi şekillendirir. Ancak tasavvuf ve farkındalık öğretileri bize şunu söyler: “Bilmek”, inançtan daha güçlüdür. Işığın varlığını sorgulamazsın, bilirsin; hissedersin. Benzer şekilde, kişi özüyle temas ettikçe, zihin ve duyguların ötesinde duran gerçekliği doğrudan bilir. Bu bilme hâli, inançla sınırlı kalmaz; deneyimlenen hakikat olur.
Sonuç: Evren Benim İçimde
Alışılagelmiş bakış açısına göre insan evrenin içindedir. Oysa farkındalık derinleştikçe bu algı tersine dönmeye başlar. Şu fark edilir: Ben evrenin içinde değilim; evren, benim algımın içinde beliriyor.
Gördüğüm her şey, duyduğum her ses, hissettiğim her duygu ve düşündüğüm her düşünce; bilincin içinde ortaya çıkar. Zaman, mekân ve olaylar algıda şekillenir. Onlara tanıklık eden bilinç ise bu sınırlamaların ötesindedir. Ne zamana bağlıdır ne de bir mekâna.
Tasavvufta bu hâl, “âlemin insanda dürülmesi” olarak ifade edilir. Dışarıda sandığımız şeylerin, aslında iç dünyamızda açığa çıktığını fark ettiğimiz noktada bakış değişir. Evren artık “orada bir yer” değil; bilincin içinde sürekli tezahür eden bir akış hâline gelir.
Hayat boyunca beden değişir, zihin dönüşür, roller değişir. Çocukluk, gençlik, yetişkinlik… Hepsi gelir ve geçer. Ancak bütün bu değişimin farkında olan bir şey vardır.
Değişen beden, değişen zihin, değişen roller vardır;
ama değişmeyen bir şey hep kalır:
Tanık olan BEN.
Bu fark ediş, insanı hayattan koparmaz; tam tersine, onu daha derin, daha sahici ve daha özgür bir yerden yaşamaya davet eder.
Uzman Psikolog ( Çift-Aile-Çocuk ve Ergen Sorunları )